Yaşlı teyzem ayakta kalmaya çalışıyor...
Buluştuğumuzdan iki hafta kadar önce annemin evine gittiğimde, "epeydir bir yere gidemedim, koca yaz geçti, sahilden eve, evden sahile gidip geliyorum. Günler gelip geçiyor, ben öyle evde oturuyorum." dediğinde içimde bir sızı olmuştu. Haklıydı, epeydir onunla başbaşa bir yerlere gidememiştik. Birbirimize çok benzerdik gezme-tozma bakımından. İnsanlarla iletişim kurmayı, sohbet etmeyi, gezmeyi, dolaşmayı annem de severdi. Elbette devletimizin bahşettiği o ye ye bitmez emekli maaşı ile İstanbul gibi bir yerde hem kira ödemek, hem geçinmek çok zordu. Böyle oluncada bir çok emekli gibi, o da maddi imkanları zorlamayacak şekilde, yaşamaya çalışıyordu. Kendi maaşını kiraya veriyor, ablamın aldığı emekli maaşı ile de geçiniyorlardı. Ye ye bitmiyor tabii para (?!)
Dedim ya, o öyle söyleyince içim sızladı. Kendime kızdım. Gerçekten epey zamandır onu ihmal etmiş, bir yerlere götürmemiştim. Planımı yapıp, Cuma akşamından onu aradım ve Cumartesi günü için randevulaştık. Belli etmemeye çalışmıştı ama gerçekten sevindiğini ve heyecanlandığını hissetmiştim.
Cumartesi Beşiktaş'ta buluştuk. Kah parkta oturup, sohbet ettik, kah deniz kenarında yürüyüş yaptık, kah mağazaları gezdik derken, saat epey ilerlemiş ve acıkmıştık. Onunla her buluştuğumuzda gittiğimiz bir kebapçı vardı. Sevimli, temiz, ufak bir lokantaydı. Kebabı ise damağımıza layık yapıyorlardı. Bahçesi ise hem sohbet için, hem de sigara içmek için birebirdi. Elbette bahçeyi tercih etmiştik. Kebaplarımızı yemiş, kahvelerimizi sigara eşliğinde içmiştik. Kebap biraz fazla gelmişti bana ama, "40 yılın başı bir" diyerek mideye indirmiştim.
Yemek molasından sonra tekrar mağazaları dolaştık, sonra kebabın da etkisiyle çay içmek için yanıp tutuşmaya başlayınca, anneme Yıldız Parkı'na gitmeyi önerdim. Onun canına minnetti zaten. Doğayı, denizi, yürümeyi çok severdi. Yıldız Parkı'na gitmek için ışıklardan karşıya geçmek için beklerken, iki büklüm 80-85 yaşlarında bir teyze gördük. Kırlaşmış saçları, çenesinin altında bağladığı eşarbından dışarı çıkmış, güneşin de etkisiyle gümüş gibi parlıyordu. Gözleri mahcubiyet karışımı bir tedirginlikle bakıyordu. Üzerinde, eski olduğu her halinden belli ama bir o kadar da tertemiz pardesüsü vardı. Hani derler ya "nur yüzlü" işte öyle biriydi. Bakışları huzur veriyordu, mahcup gülümseyişi ise, insanın içinde suçluluk, acıma, vicdan azabı, takdir, saygı karışımı duygular uyandırıyordu. Yaşlılıktan titriyordu, kimbilir kaç saattir ayakta durmaktan titriyordu. Bir kaç kese satmak için titriyordu. Yorgun ve bitkindi. Ve bu eli öpülesi, saygı duyulası teyze, o yaşına rağmen, bir çoğunun yaptığı gibi dilenmiyor, kendisinin boncuklarla işlediği minik keseleri gelip geçen insanlara satmaya çalışıyordu. Bunu yaparken asla ısrarcı, arsız bir yöntemle değil, durduğu köşede, alçak sesle ve belli aralıklarla "almak istermisiniz?" diye kibarca satıyordu oradan gelip geçenlere.
Bu görüntü karşısında kendimi öyle kötü hissetmiştim ki yaşlar gözlerimden süzülüverdi. Baktım annem de ağlıyor. Ağlamamak mümkün mü? İçim acımıştı. Bu teyzenin, bu saatte evinde, torunlarıyla, çocuklarıyla oturmuş, geçim derdini düşünmeden, sohbet etmesi, dinlenmesi gerekiyordu. Ama maalesef bu teyzem şu anda 2.5 TL'te el emeği göz nuru para kesesi satıyordu. Evlatları veya torunları varsa onları kınamıyorum. Bu durumun suçlusu sistemdir. Geleceği garanti altında olmayan, aldığı emekli maaşı varsa bile ancak kirasını ödeyebileceği ve insanca bir yaşam süremeyeceği kadardır. Bunun suçlusu ise, birilerini besleyip, sırtını sıvazlarken, birilerini açlığa ve çaresizliğe terk eden yetkililerdir.
Akan gözyaşlarımı durduramıyordum. Sicim olmuş akıyordu ve şu anda da bu anımı kaleme alırken aynı duygularla gözyaşlarımı siliyorum.
Cüzdanımı açtım, sadece 10 TL vardı nakit olarak, annemde de bir miktar vardı. Elimi uzattım bir kese aldım ve tüm parayı o nur yüzlü, şefkatle bakan teyzenin avucuna bıraktım. İhtiyacım yoktu elbette o keseye, ama böylesine saygı duyduğum, emeğiyle ve onuruyla ayakta kalmaya çalışan teyzeye dilenci muamelesi yapamazdım. Şaşırdı önce, sonra bir kaç kese daha vermeye çalıştı. Elini sevgiyle avucumun içe aldım ve sıktım, daha fazla bir şey diyemeden (gözyaşlarımı görmesini istemediğimden) annemle birlikte ışıklardan karşıya geçtik. Yol boyunca annemle o teyzeyi konuştuk. Bir yandan da birbirimize belli etmeden gözyaşlarımızı siliyorduk. Ben kendimi o teyzenin yerine koydum, eminim annem de aynı şeyi düşünmüştü. Sonra nasıl boş bulunduğumu, ATM den nakit çekerek, en azından o günkü mesaisini erken bitirtecek kadar miktarda parayı o teyzenin ak ellerine bırakmadığım için kızdım kendime. Ama kendime verdiğim bir sözüm var, Beşiktaş'a en yakın zamanda gitmeyi ve o teyzeyle tekrar karşılaşırsam, onun için daha farklı şeyler yapmayı istiyorum. Durumunu, kimi kimsesi olup-olmadığını, neler yapılabileceğini öğrenmeyi ve yapmayı...
Bu anımı okurken, içinizdeki sesi duyar gibiyim "Ne yapabilirim ki? Bu durumda veya daha fazlası, daha kötü durumda o kadar çok insan var ki..." Evet, haklısınız. Ama ben görebildiklerimden başlamak ve imkanlarım ölçüsünde birşeyler yapmak istiyorum. Vicdanımı rahatlatmak için değil sadece. Çünkü vicdanım, ancak bu memlekette aç-susuz kimse kalmayınca, emeğiyle, onuruyla yaşayan, mutlu, huzurlu pırıl pırıl insanlar gördükçe rahatlayacak. "Bu bir ütopya" mı dediniz? İstemek ve mücadele etmek, başarmanın yarısıdır. Siz isteyin ve mücadele edin, bizler gibi diğerleri de mücadele etsin. O zaman bir ütopya olmadığını göreceksiniz sevgili dostlar....
Dedim ya, o öyle söyleyince içim sızladı. Kendime kızdım. Gerçekten epey zamandır onu ihmal etmiş, bir yerlere götürmemiştim. Planımı yapıp, Cuma akşamından onu aradım ve Cumartesi günü için randevulaştık. Belli etmemeye çalışmıştı ama gerçekten sevindiğini ve heyecanlandığını hissetmiştim.
Cumartesi Beşiktaş'ta buluştuk. Kah parkta oturup, sohbet ettik, kah deniz kenarında yürüyüş yaptık, kah mağazaları gezdik derken, saat epey ilerlemiş ve acıkmıştık. Onunla her buluştuğumuzda gittiğimiz bir kebapçı vardı. Sevimli, temiz, ufak bir lokantaydı. Kebabı ise damağımıza layık yapıyorlardı. Bahçesi ise hem sohbet için, hem de sigara içmek için birebirdi. Elbette bahçeyi tercih etmiştik. Kebaplarımızı yemiş, kahvelerimizi sigara eşliğinde içmiştik. Kebap biraz fazla gelmişti bana ama, "40 yılın başı bir" diyerek mideye indirmiştim.
Yemek molasından sonra tekrar mağazaları dolaştık, sonra kebabın da etkisiyle çay içmek için yanıp tutuşmaya başlayınca, anneme Yıldız Parkı'na gitmeyi önerdim. Onun canına minnetti zaten. Doğayı, denizi, yürümeyi çok severdi. Yıldız Parkı'na gitmek için ışıklardan karşıya geçmek için beklerken, iki büklüm 80-85 yaşlarında bir teyze gördük. Kırlaşmış saçları, çenesinin altında bağladığı eşarbından dışarı çıkmış, güneşin de etkisiyle gümüş gibi parlıyordu. Gözleri mahcubiyet karışımı bir tedirginlikle bakıyordu. Üzerinde, eski olduğu her halinden belli ama bir o kadar da tertemiz pardesüsü vardı. Hani derler ya "nur yüzlü" işte öyle biriydi. Bakışları huzur veriyordu, mahcup gülümseyişi ise, insanın içinde suçluluk, acıma, vicdan azabı, takdir, saygı karışımı duygular uyandırıyordu. Yaşlılıktan titriyordu, kimbilir kaç saattir ayakta durmaktan titriyordu. Bir kaç kese satmak için titriyordu. Yorgun ve bitkindi. Ve bu eli öpülesi, saygı duyulası teyze, o yaşına rağmen, bir çoğunun yaptığı gibi dilenmiyor, kendisinin boncuklarla işlediği minik keseleri gelip geçen insanlara satmaya çalışıyordu. Bunu yaparken asla ısrarcı, arsız bir yöntemle değil, durduğu köşede, alçak sesle ve belli aralıklarla "almak istermisiniz?" diye kibarca satıyordu oradan gelip geçenlere.
Bu görüntü karşısında kendimi öyle kötü hissetmiştim ki yaşlar gözlerimden süzülüverdi. Baktım annem de ağlıyor. Ağlamamak mümkün mü? İçim acımıştı. Bu teyzenin, bu saatte evinde, torunlarıyla, çocuklarıyla oturmuş, geçim derdini düşünmeden, sohbet etmesi, dinlenmesi gerekiyordu. Ama maalesef bu teyzem şu anda 2.5 TL'te el emeği göz nuru para kesesi satıyordu. Evlatları veya torunları varsa onları kınamıyorum. Bu durumun suçlusu sistemdir. Geleceği garanti altında olmayan, aldığı emekli maaşı varsa bile ancak kirasını ödeyebileceği ve insanca bir yaşam süremeyeceği kadardır. Bunun suçlusu ise, birilerini besleyip, sırtını sıvazlarken, birilerini açlığa ve çaresizliğe terk eden yetkililerdir.
Akan gözyaşlarımı durduramıyordum. Sicim olmuş akıyordu ve şu anda da bu anımı kaleme alırken aynı duygularla gözyaşlarımı siliyorum.
Cüzdanımı açtım, sadece 10 TL vardı nakit olarak, annemde de bir miktar vardı. Elimi uzattım bir kese aldım ve tüm parayı o nur yüzlü, şefkatle bakan teyzenin avucuna bıraktım. İhtiyacım yoktu elbette o keseye, ama böylesine saygı duyduğum, emeğiyle ve onuruyla ayakta kalmaya çalışan teyzeye dilenci muamelesi yapamazdım. Şaşırdı önce, sonra bir kaç kese daha vermeye çalıştı. Elini sevgiyle avucumun içe aldım ve sıktım, daha fazla bir şey diyemeden (gözyaşlarımı görmesini istemediğimden) annemle birlikte ışıklardan karşıya geçtik. Yol boyunca annemle o teyzeyi konuştuk. Bir yandan da birbirimize belli etmeden gözyaşlarımızı siliyorduk. Ben kendimi o teyzenin yerine koydum, eminim annem de aynı şeyi düşünmüştü. Sonra nasıl boş bulunduğumu, ATM den nakit çekerek, en azından o günkü mesaisini erken bitirtecek kadar miktarda parayı o teyzenin ak ellerine bırakmadığım için kızdım kendime. Ama kendime verdiğim bir sözüm var, Beşiktaş'a en yakın zamanda gitmeyi ve o teyzeyle tekrar karşılaşırsam, onun için daha farklı şeyler yapmayı istiyorum. Durumunu, kimi kimsesi olup-olmadığını, neler yapılabileceğini öğrenmeyi ve yapmayı...
Bu anımı okurken, içinizdeki sesi duyar gibiyim "Ne yapabilirim ki? Bu durumda veya daha fazlası, daha kötü durumda o kadar çok insan var ki..." Evet, haklısınız. Ama ben görebildiklerimden başlamak ve imkanlarım ölçüsünde birşeyler yapmak istiyorum. Vicdanımı rahatlatmak için değil sadece. Çünkü vicdanım, ancak bu memlekette aç-susuz kimse kalmayınca, emeğiyle, onuruyla yaşayan, mutlu, huzurlu pırıl pırıl insanlar gördükçe rahatlayacak. "Bu bir ütopya" mı dediniz? İstemek ve mücadele etmek, başarmanın yarısıdır. Siz isteyin ve mücadele edin, bizler gibi diğerleri de mücadele etsin. O zaman bir ütopya olmadığını göreceksiniz sevgili dostlar....

Yorumlar
Yorum Gönder