Ayna - Denemeler/Hikayeler




Güneş kasvet sarmış odanın koyu perdelerine aldırmadan tüm aydınlığını içeri doldurdu. Sıla göz kapaklarının direnemediği bu aydınlığa daha fazla dayanamayıp uyandı. Oysa ne bedeni, ne de   zihni bu uyanışı hiç mi hiç istemiyordu. Ayaklarıyla üzerindeki çarşafı yatağın ucuna doğru iteleyip kalktı.

“Berbat bir gün daha başlıyor, lanet olsun!” diye söylendi.

Mutfağa geçip çay koyacakken, kapının yanında duran boy aynasındaki görüntüsüne takıldı gözü.  Durdu, yansıyan bu görüntü karşısında suratını ekşitti. Pijamayı patlatacakmış gibi duran kalçası ve göbeği,  ışıltısını kaybetmiş  saçları,yorgun ve ruhsuz bakan bir çift göz.... Anlık bir öfkeyle aynaya bir yumruk attı. “Lanet olsun defol git karşımdan!“ .  Dakikalar sonra elinden ayaklarına damlayan kanın ılıklığı ile kendine geldi. Ayna kırılmış, camlar etrafa  saçılmıştı ve sağ eli ciddi bir şekilde yaralanmıştı. Gözlerinden yaşlar boşaldı. Bu yaşlar elindeki yaradan değil de, yüreğinin en ücra köşesinde biriktirdiği korkunun, acının, boşluğun, çaresizliğin yaşlarıydı ve o yaşlar hiç bir zaman kendisi olamadığı, kendisi için yaşayamadığı bu çevrenin ona bahşettiği lanetin tohumlarıydı.

Camlara basmamaya özen göstererek banyoya yöneldi.  Elini soğuk suyun altında tutarak, kanın lavabonun deliğinden kıvrımlar çizerek kayboluşunu izledi. Ecza dolabından aldığı sargı beziyle özensizce sardı elini ve sonra etrafa dağılan cam kırıklarını süpürüp, yerleri sildi. Hiç bir iz kalmamıştı yerde,  ne camlardan, ne de kandan.

“Tıpkı hayatım gibi, paramparça olmuş ama görünürde hiç bir iz yok...”

Sıla baskıcı ve kalabalık bir ailede büyümüştü. Ona dayatılanlar; başkalarının hayatını ve isteklerini yaşamak ve o başkalarını memnun etmekten ibaretti. Aslında tüm bu “hizmetler”, onun kendini bu aile, bu toplum içinde var edebilmesi, onay ve alkış alması içindi. Bu onay ve alkış alma isteği süreç içerisinde  öyle bir hale dönüşmüştü ki, kendini paralarcasına, hiçe sayarcasına koşturmasının altında gelişen bir kimlik çatışması, mutsuzluk ve yaşamdan zevk almamayı da beraberinde getirmişti. Yorulmuştu. Oysa genç bir kızken kurduğu hayallerde; sevecek, sevilecek, çevresinin değil de kendisinin istediği hayatı, hiç bir engel tanımadan, sakınmadan, gizlemeden yaşayacaktı. Ama Sıla öyle güçte ve irade de biri değildi ve olamayacaktı da...

Yaşama ve çevresine dair duyduğu öfkesini dahi bir alkış alma ve kabul görme refleksiyle şekillendiriyor, kendine biçtiği rollerle hayatı oynamaya devam ediyordu. Ama tıkanmıştı. Artık ne bedeni, ne de ruhu bu teslimiyetin ağır bedelini karşılayamayacak kadar yorgun düşmüştü. Sabahları uyanamıyor, geceleri uyuyamıyor, bezgin kelimelerin ardında çırpınıp duruyordu. Ama onu duyabilecek kimse yoktu. Çünkü aynı rolü oynayanlar ve çaresizlik içinde çığlık çığlığa bağıranlar arasında kimse birbirini duyamaz ve iyi edemezdi.

Çayını içti, saçlarını tarayıp, eğreti bir topuz yaptı. Pembe bluzunu, krem rengi pantolonunu ve üzeri minik taşlarla süslü pembe babetini giydi, makyajını bitirip saate baktığında 12.00 olmuştu, gecikmeden gitmeliydi artık. Camı açtı, pencereye çıktı. Güneşe kollarını uzattı, güneş de ona. Ilık bir bahar günü, olabildiğince şık bir şekilde uçuştu gökyüzünde...

26.07.2018 – Zui/Denemeler

Yorumlar

Popüler Yayınlar