Hikayeler Serisi-2/14.08.2009 - Üzgünüm Ozan
Aşağıda anlattığım gerçekte yaşadığım ve sadece ufak bir kaç değişiklik yaparak hikayeleştirdiğim bir yaşamdan kesittir.
Üzgünüm Ozan
Üzgünüm Ozan
Minik ve kapkara olmuş elleriyle, derme çatma boya sandığından çıkardığı boya ile bir ayakkabıyı boyamaya çalışıyordu. Parkın banklarına oturmuş onu izliyordum. Yaşı en fazla 9 gösteriyordu. Kocaman masmavi gözler, sarı kıvır kıvır saçlar, o küçücük suratla çok daha sevimli görünüyorlardı. Epey bir süre dikkatle onu izledim. Yaptığı işi büyük bir ciddiyetle yapıyor, gelen müşterilere terlik veriyor, aldığı ayakkabıları ise özenle boyayıp, teslim ediyordu. Bu yaşta bir çocuğun böylesi bir işi yapması içimi acıtmıştı. Bu yaşta onu çalışmaya iten sebep kimbilir neydi?
Bir süre izledikten sonra yanına gitmeye karar verdim. Ona doğru yürüdüğümü görünce, büyük bir hevesle gülümsedi. Yeni bir müşteriydim onun için. İşinin ehli olduğunu göstermek için de fırçasıyla boya sandığına ritmik vuruşlar yaparak minik bir konser verdi...
- Merhaba
- Merhaba teyze. Boyayayım mı?
- Ee... evet, yani olur, evet boyayalım.
Aslında niyetim ona ayakkabı boyatmak filan değildi. Ama başka türlü nasıl sohbet edebilir, onu tanıyabilirdim ki? Bana terlikleri uzattı, ayakkabılarımı aldı. Büyük bir özenle boyamaya başladı.
- Adın nedir?
- Ozan
- Güzel bir ismin var, benim adım da Zuhal, Ozan.
Kafasını kaldırıp, yüzüme baktı, gülümsedi Sonra işinie devam etti.
- Seni burada ilk defa görüyorum.
- Daha önce başka bi yerde boyuyodum, sürekli geziyorum. Böylesi daha iyi oluyor.
- Anladım, okula gidiyor musun Ozan?
- Evet, 4.sınıfa geçtim. Sınıfın birincisiydim.
- Ne güzel, okuldan arta kalan zamanlarında da bu işi yapıyorsun öyle mi?
Yüzünde bir an, hüzünlü bir gölge dolaştı. Sustu, bir süre cevap vermedi. Sonra ne düşündüyse;
- Evet, çalışmak zorundayım, babam sakat, yaşlı bir babaannem ve bir de kardeşim var. Onlara bakmam lazım. Evi ben geçindiriyorum.
Boğazıma bir şey düğümlendi, yutkundum.
- Annen?
- Annem öldü.
Bunu söylerken, o küçücük eller duraksadı. Sorduğum soru, onu bir an için bir yerlere alıp götürmüştü belli ki.
- Çok üzüldüm, hatırlatmak istemezdim.
- Yoo, önemli değil.
- Sorduğum sorularla canını sıkmak istemem. Sadece seni tanımak istedim o kadar.
- Yoo, önemli değil.
- Peki sadece senin kazancınla mı geçiniyorsunuz?
- Öyle sayılır, bazen komşular getiriyo bi şeyler. Hem ben iyi para kazanıyorum. Onlara iyi bakıyorum.
Bir süre izledikten sonra yanına gitmeye karar verdim. Ona doğru yürüdüğümü görünce, büyük bir hevesle gülümsedi. Yeni bir müşteriydim onun için. İşinin ehli olduğunu göstermek için de fırçasıyla boya sandığına ritmik vuruşlar yaparak minik bir konser verdi...
- Merhaba
- Merhaba teyze. Boyayayım mı?
- Ee... evet, yani olur, evet boyayalım.
Aslında niyetim ona ayakkabı boyatmak filan değildi. Ama başka türlü nasıl sohbet edebilir, onu tanıyabilirdim ki? Bana terlikleri uzattı, ayakkabılarımı aldı. Büyük bir özenle boyamaya başladı.
- Adın nedir?
- Ozan
- Güzel bir ismin var, benim adım da Zuhal, Ozan.
Kafasını kaldırıp, yüzüme baktı, gülümsedi Sonra işinie devam etti.
- Seni burada ilk defa görüyorum.
- Daha önce başka bi yerde boyuyodum, sürekli geziyorum. Böylesi daha iyi oluyor.
- Anladım, okula gidiyor musun Ozan?
- Evet, 4.sınıfa geçtim. Sınıfın birincisiydim.
- Ne güzel, okuldan arta kalan zamanlarında da bu işi yapıyorsun öyle mi?
Yüzünde bir an, hüzünlü bir gölge dolaştı. Sustu, bir süre cevap vermedi. Sonra ne düşündüyse;
- Evet, çalışmak zorundayım, babam sakat, yaşlı bir babaannem ve bir de kardeşim var. Onlara bakmam lazım. Evi ben geçindiriyorum.
Boğazıma bir şey düğümlendi, yutkundum.
- Annen?
- Annem öldü.
Bunu söylerken, o küçücük eller duraksadı. Sorduğum soru, onu bir an için bir yerlere alıp götürmüştü belli ki.
- Çok üzüldüm, hatırlatmak istemezdim.
- Yoo, önemli değil.
- Sorduğum sorularla canını sıkmak istemem. Sadece seni tanımak istedim o kadar.
- Yoo, önemli değil.
- Peki sadece senin kazancınla mı geçiniyorsunuz?
- Öyle sayılır, bazen komşular getiriyo bi şeyler. Hem ben iyi para kazanıyorum. Onlara iyi bakıyorum.
- Bundan hiç şüphem yok Ozan
Bu şekilde epey bir süre sohbet ettik. Ozan, konuşkan bir çocuk değildi. Sadece sorduklarıma cevap veriyor, ara sırada etrafı kesiyordu.
- . Ya sana bir şey soracağaım ama yanlış anlamandan çekiniyorum.
- Yoo, niye yanlış anliyim ki?
- Benim karnım çok acıktı. Şu ilerideki cafede bir şeyler yemek istiyorum ama yalnız da oturmak istemiyorum orada. “Bana eşlik edebilir misin?” diye soracaktım.
Bir an duraksadı. Gözlerime baktı. Neden böyle bir teklif de bulunduğumu anlamaya çalışıyordu. Ona acıdığım için mi? Yoksa gerçekten ona ihtiyacım olduğu için mi? Bense hiç renk vermemeye çalıştım. Çünkü onun için gerçekten üzüldüğümü hissetmesini istemiyordum. Sanırım tavrım onu rahatlattı ki “Olur, peki” cevabını aldım.
Özenle boya sandığını toparladı. Sandıktan çıkardığı bir bezle ellerini sildi. Sonra bana “hadi” der gibi baktı.
Cafe tanıdık bir yerdi. Cafenin sahibi yanımda Ozan’ı görünce şaşırdı. Bense hiç tepki vermeden, Ozan’la hemen öndeki masaya oturduk.
- Ne alırsınız?
- Ben kaşarlı bir tost ve ayran istiyorum. Ozancım buranın ekmek arası köfteleri güzeldir, denemek ister misin? Ben rejim yaptığımdan yiyemiyorum maalesef.
- Olur.
Beni yanlış anlamasın diye eğilip bükülüyordum karşısında. Gururlu bir çocuktu ve onu incitmek istemiyordum.
Siparişlerimiz geldi. Ben tosttan daha bir ısırık almıştım ki Ozan yarım ekmeği silip, süpürdü. Bir tane daha söyledik.
- Ozan cım nerede oturuyorsunuz?
- Çayırbaşı’nda
- Ya şöyle bir şey düşündüm, seninle sohbet ederken. Eğer babanın durumu kötüyse, çalışamıyorsa, senin hem okuyup, hem çalışman çok zor, yani, belki bir şeyler yapabilirim bu konuda. Ne dersin?
- Nasıl şeyler?
- Ya ne bileyim, çevremde maddi durumu iyi olan akrabalarımız, dostlarımız var, dernekler var, hani onlardan bir destek alabiliriz diye düşünüyorum.
Koca bir adam vardı karşımda, gözlerini dikmiş, ağzımdan çıkan kelimeleri izliyordu. Eğer ufacık bir hata yapsam, biliyorum ki o tatlı, sevimli çocuk, masayı anında terkedebilecek kadar gururluydu. O nedenle kelimeleri özenle seçiyordum.
- Olur, ama nasıl olacak ki?
- Şöyle yapalım istersen. Sen bana ev telefonunuz varsa onu ver. Ben gerekli araştırmaları yaptıktan sonra seni veya babanı arayıp bilgi vereyim olur mu?
- Tamam.
Telefon numarasını aldım, yemeğimizi yiyip kalktık. O yine işinin başına döndü, bense eve geldim. Anneme durumu anlattığımda ikimizde gözyaşlarımızı tutamadık. Öyle ya bu yaşta bir çocuk, ailedeki kişilerin çalışamamasından dolayı, ekmek peşinde koşturuyordu. Bunun suçlusu elbette anne veya baba değildi. Komşular da değildi. Ozan da değildi. Peki kimdi? Bu dört kişilik aile, derme çatma bir barakada yaşam mücadelesi veriyordu. Ozanın kazandığı para veya benim sağladığım yardım bu sorunun çözülmesine ne derece katkı sunabilirdi ki? Onlar gibi nice insan, daha da kötü koşullarda yaşam mücadelesi vermiyor muydu? Birileri, zevk ve sefa aleminde yaşarken, Ozan ve ailesi gibi niceleri çarkın dişlileri arasında çiğnenip,bir köşeye atıl mıyorlar mıydı? Bu eşitsizliğin, zalimliğin, sömürünün sorumlusu kimdi? Kimlerdi?
Akşam, Ozanın verdiği numarayı arayıp, evden birileriyle konuşmak istedim. Telefona babası çıktı. Ozan benimle tanıştığından bahsetmiş onlara. Ancak, söylediği bir kaç yalan içinde bana karşı mahcupmuş. Yalan deyince, ben tamamen söylediklerinin bir senaryo olduğunu düşündüm. Ancak babası durumu aktarınca, durumun daha da vahim ve üzücü olduğunu anladım.
Ozanın babası sakattan öte yatalakmış. Babaannesi 70 yaşında hasta bir kadın. Ozanın annesi ise geçirdiği bir bunalım sonucu, evde kendini asarak intihar etmiş ve onu bu halde ilk görense o zaman daha da küçük olan Ozanmış. Ozan okula gitmiyormuş. 1.sınıfı okuduktan sonra, okulu bırakmış ve çalışmaya başlamış. Evde 7 yaşında bir kız çocuğu var, okula gidiyor ve Ozan onun okuması için gece gündüz boyacılık yaparak, birilerinin yanında çıraklık yaparak para kazanmaya çalışıyormuş. Babasının söylediğine göre, herkese okula gittiğine dair yalan söylüyormuş, çünkü okula gidememek onu çok üzüyormuş ve bu şekilde söyleyerek kendisini biraz olsun rahatlatıyormuş. Babasına Ozan’a kızmadığımı, onun gibi akıllı, çalışkan ve gururlu bir çocukla tanıştığım içinde gurur duyduğumu ve ona iletmesini istedim. Ozanın babasına yapmaya çalışacağım şeyler ile ilgili bilgi verdim, görüşeceğimizi söyledim.
Bir kaç kişiyle bu konuyu konuştum ne yapabileceğimize dair. Bir sonraki hafta sonu, niyetim, alışveriş yapıp, onları ziyaret etmekti. Öncesinde telefon açmam gerektiğini düşündüm. Telefon numarasını yazdığım kağıdı bulamıyordum. Her yeri alt üst ettim, ama bulamadım. Çıldırmıştım. Bir yanda o insanlara söz vermiş olmam, bir yanda Ozan...
Kağıdı bulamadım, gittiğimiz cafeye not bıraktım. Gidebileceği yerleri tek tek dolaştım, ama ulaşamadım. Çayırbaşı’nda oturduklarını biliyordum, ama neresinde? Soyisimlerini dahi bilmiyordum.
Böylece onların izini kaybettim. Aradan çok uzun yıllar geçti. Halen aklıma geldiğinde, yüreğim burkulur, gözlerim dolar. Bir anlık dikkatsizliğimle Ozan’ın küçücük suratına bir tokatta ben vurmuştum. Üzgünüm Ozan, gerçekten çok üzgünüm...
- . Ya sana bir şey soracağaım ama yanlış anlamandan çekiniyorum.
- Yoo, niye yanlış anliyim ki?
- Benim karnım çok acıktı. Şu ilerideki cafede bir şeyler yemek istiyorum ama yalnız da oturmak istemiyorum orada. “Bana eşlik edebilir misin?” diye soracaktım.
Bir an duraksadı. Gözlerime baktı. Neden böyle bir teklif de bulunduğumu anlamaya çalışıyordu. Ona acıdığım için mi? Yoksa gerçekten ona ihtiyacım olduğu için mi? Bense hiç renk vermemeye çalıştım. Çünkü onun için gerçekten üzüldüğümü hissetmesini istemiyordum. Sanırım tavrım onu rahatlattı ki “Olur, peki” cevabını aldım.
Özenle boya sandığını toparladı. Sandıktan çıkardığı bir bezle ellerini sildi. Sonra bana “hadi” der gibi baktı.
Cafe tanıdık bir yerdi. Cafenin sahibi yanımda Ozan’ı görünce şaşırdı. Bense hiç tepki vermeden, Ozan’la hemen öndeki masaya oturduk.
- Ne alırsınız?
- Ben kaşarlı bir tost ve ayran istiyorum. Ozancım buranın ekmek arası köfteleri güzeldir, denemek ister misin? Ben rejim yaptığımdan yiyemiyorum maalesef.
- Olur.
Beni yanlış anlamasın diye eğilip bükülüyordum karşısında. Gururlu bir çocuktu ve onu incitmek istemiyordum.
Siparişlerimiz geldi. Ben tosttan daha bir ısırık almıştım ki Ozan yarım ekmeği silip, süpürdü. Bir tane daha söyledik.
- Ozan cım nerede oturuyorsunuz?
- Çayırbaşı’nda
- Ya şöyle bir şey düşündüm, seninle sohbet ederken. Eğer babanın durumu kötüyse, çalışamıyorsa, senin hem okuyup, hem çalışman çok zor, yani, belki bir şeyler yapabilirim bu konuda. Ne dersin?
- Nasıl şeyler?
- Ya ne bileyim, çevremde maddi durumu iyi olan akrabalarımız, dostlarımız var, dernekler var, hani onlardan bir destek alabiliriz diye düşünüyorum.
Koca bir adam vardı karşımda, gözlerini dikmiş, ağzımdan çıkan kelimeleri izliyordu. Eğer ufacık bir hata yapsam, biliyorum ki o tatlı, sevimli çocuk, masayı anında terkedebilecek kadar gururluydu. O nedenle kelimeleri özenle seçiyordum.
- Olur, ama nasıl olacak ki?
- Şöyle yapalım istersen. Sen bana ev telefonunuz varsa onu ver. Ben gerekli araştırmaları yaptıktan sonra seni veya babanı arayıp bilgi vereyim olur mu?
- Tamam.
Telefon numarasını aldım, yemeğimizi yiyip kalktık. O yine işinin başına döndü, bense eve geldim. Anneme durumu anlattığımda ikimizde gözyaşlarımızı tutamadık. Öyle ya bu yaşta bir çocuk, ailedeki kişilerin çalışamamasından dolayı, ekmek peşinde koşturuyordu. Bunun suçlusu elbette anne veya baba değildi. Komşular da değildi. Ozan da değildi. Peki kimdi? Bu dört kişilik aile, derme çatma bir barakada yaşam mücadelesi veriyordu. Ozanın kazandığı para veya benim sağladığım yardım bu sorunun çözülmesine ne derece katkı sunabilirdi ki? Onlar gibi nice insan, daha da kötü koşullarda yaşam mücadelesi vermiyor muydu? Birileri, zevk ve sefa aleminde yaşarken, Ozan ve ailesi gibi niceleri çarkın dişlileri arasında çiğnenip,bir köşeye atıl mıyorlar mıydı? Bu eşitsizliğin, zalimliğin, sömürünün sorumlusu kimdi? Kimlerdi?
Akşam, Ozanın verdiği numarayı arayıp, evden birileriyle konuşmak istedim. Telefona babası çıktı. Ozan benimle tanıştığından bahsetmiş onlara. Ancak, söylediği bir kaç yalan içinde bana karşı mahcupmuş. Yalan deyince, ben tamamen söylediklerinin bir senaryo olduğunu düşündüm. Ancak babası durumu aktarınca, durumun daha da vahim ve üzücü olduğunu anladım.
Ozanın babası sakattan öte yatalakmış. Babaannesi 70 yaşında hasta bir kadın. Ozanın annesi ise geçirdiği bir bunalım sonucu, evde kendini asarak intihar etmiş ve onu bu halde ilk görense o zaman daha da küçük olan Ozanmış. Ozan okula gitmiyormuş. 1.sınıfı okuduktan sonra, okulu bırakmış ve çalışmaya başlamış. Evde 7 yaşında bir kız çocuğu var, okula gidiyor ve Ozan onun okuması için gece gündüz boyacılık yaparak, birilerinin yanında çıraklık yaparak para kazanmaya çalışıyormuş. Babasının söylediğine göre, herkese okula gittiğine dair yalan söylüyormuş, çünkü okula gidememek onu çok üzüyormuş ve bu şekilde söyleyerek kendisini biraz olsun rahatlatıyormuş. Babasına Ozan’a kızmadığımı, onun gibi akıllı, çalışkan ve gururlu bir çocukla tanıştığım içinde gurur duyduğumu ve ona iletmesini istedim. Ozanın babasına yapmaya çalışacağım şeyler ile ilgili bilgi verdim, görüşeceğimizi söyledim.
Bir kaç kişiyle bu konuyu konuştum ne yapabileceğimize dair. Bir sonraki hafta sonu, niyetim, alışveriş yapıp, onları ziyaret etmekti. Öncesinde telefon açmam gerektiğini düşündüm. Telefon numarasını yazdığım kağıdı bulamıyordum. Her yeri alt üst ettim, ama bulamadım. Çıldırmıştım. Bir yanda o insanlara söz vermiş olmam, bir yanda Ozan...
Kağıdı bulamadım, gittiğimiz cafeye not bıraktım. Gidebileceği yerleri tek tek dolaştım, ama ulaşamadım. Çayırbaşı’nda oturduklarını biliyordum, ama neresinde? Soyisimlerini dahi bilmiyordum.
Böylece onların izini kaybettim. Aradan çok uzun yıllar geçti. Halen aklıma geldiğinde, yüreğim burkulur, gözlerim dolar. Bir anlık dikkatsizliğimle Ozan’ın küçücük suratına bir tokatta ben vurmuştum. Üzgünüm Ozan, gerçekten çok üzgünüm...

ZUHALCİM OKUDUĞUM ŞEY BENİ ÇOK ETKİLEDİ..BAŞINDAN GEÇEN BU OLAY BİR TESADÜF DEĞİL..SEN ELİNDEN GELENİ YAPMIŞSIN AMA KADER BAZEN BİRŞEYLERİN ÖNÜNE GEÇER VE DÜŞÜNCELERİN YAPMAK İSTEDİKLERİN BAŞKA YÖNE AKAR.SENİN ÜŞÜNCEN VE TAVRIN YAPMAK İSTEDİKLERİNDEN DAHA YÜCE BENCE...ÇOK FARKLISIN DEDİM YA...
YanıtlaSil